© 2016 by Uniq Gallery. 

Maslak, Ayazağa Cad. No.4, Ayazağa, 34396, Sarıyer, İstanbul.

  • Black Facebook Icon
  • Instagram Social Icon
SERGİLER @UNIQ GALLERY
KESİK ve ÇUKUR

14 Kasım – 13 Aralık 2018

 

SANATÇILAR:

 

Can Akgümüş, Erol Eskici, Osman Dinç, Kemal Seyhan, Başak Bugay, Güneş Terkol, Gizem Akkoyunoğlu, Can Küçük, Bekir Dindar

 

Başlangıç ve Bitiş

(Hayat)

 

İki nokta arasında katedilen mesafe, yani ölçülebilir uzam; bize hesaplanabilir, kanıtlanabilir ve hatta şahit olunabilir bir hikaye yazılmasını sağlar. Uzay boşluğunda tek bir nokta şüphesiz biriciktir ancak tam da bu sebeple tek başına “biricikliği” çok anlamlı değildir. Çünkü sonsuz uzayın her bir köşesini bu biricik noktalar kaplamıştır. Ancak iki nokta arasından geçen çizgi sayesinde meydana gelen bu kavuşum, noktayı kendi kapladığı alandan kurtarır, kendi bağlamından koparır ve onu “durumdan” çıkarıp ender bulunur bir “sürece” dönüştürür. Ardından çizginin üzerine ağırlık gibi oturan derinlik, baskı kurarak çizgiyi üçüncü boyuta taşır. Sonsuz noktalardan oluşan uzayda açılan bu kesik artık zamanla büyüyerek bir yarığa dönüşecektir.

Kesiğin üzerinden geçen “zaman” önceleri çukura doğru akar, dip noktasına eriştiğinde derinleşir. Böylece birikerek çukura dolmaya başlar. Yavaş yavaş her yeri kaplar, yokuş yukarı tırmanarak yükselir, hafifler ve nihayet sonuca; yani en başta seçilen her iki noktaya da ulaşarak pürüzsüz bir yüzey oluşturur. Süreç sona ermiş, yarık dolmuş, kesik kapanmış ve döngü tamamlanmıştır. 

 

Ağız ve Göz

(Yüz)

 

Yüz tüm bu hikayenin tamamının resmidir. Düşünerek, karar vererek ve eylemi gerçekleştirerek asıl işi yapan her bir emekçiyi (hücreyi) görünmez kılar, her birinin yerine gören ve görünür olan, mutlak monarşi uygulayan sistemdeki en büyük otoritedir. Tüm ağırlığı taşıyan, çileli ayakların ve emektar kasların her zaman yerden yüksekte tuttuğu hükümdarın karşılama salonudur. Bu salonda çukurlar görüp duyar, kesik konuşur. Kavramın oluştuğu arka odanın tüm pencereleri ve kapıları bu cepheden ışık alır. İçeriye nüfuz eden tüm moleküller döngüyü tamamlayıp eyleme, sese, söze ve bakışa dönüşür.

 

Doğum ve Defin

(Beden)

 

İnsanlığın dünya üzerindeki varoluşu boyunca törenlerle ritüellere dönüşen, farklı coğrafyalarda yaşamış değişken kültürlerde şüphesiz her daim karşılaştığımız bu iki kavram da aynı kesik sayesinde gerçekleşir. O derin karanlığın içinden geldiğimiz gibi o derin karanlığa geri döneriz.* Katettiğimiz yol, iki nokta arasındaki mesafedir. Çizginin aldığı yol güneşin doğuşuyla veya ayın geceden geceye değişen yüzüyle hesaplanır. Hayat çukuru doldurur. Beden çilesini tamamlar. Çizgi ikinci noktaya eriştiğinde artık her şey bir bütün ve mükemmeldir. Böylece bu kavuşum anlam kazanabilir; gün geceye, biriken anlar hafızaya, beden toprağa, doğum ise define döner.

Can Akgümüş

TRANS-CITY

30 Ocak – 28 Şubat 2018

ARDA DİBEN

 

Arda Diben’in bir bütün olarak eserleri temsiliyet bağlamında hem güncel olan zamana hem de zamanlar üstü bir bakışa odaklanan ikili bir doğaya sahip. Klasik sanat yapma biçimlerinin dışında boşluk, form, nesne ve mekanların birbirleriyle ilişkilerine açılan bu dünyaya bakmak, onun ayrıntılarla daha derinine “içselliğine” doğru bir yolculuk anlamı taşıyor.

1990’larda hız kazanan yeni teknolojilerle birlikte artan dijital bilgi üretimi ve internet ağları üzerinden paylaşımı, hayatlarımıza karşı koyamadığımız bir imge bombardımanını da getirdi. Jean Baudrillard 1990 tarihli “Kötülüğün Şeffaflığı” adlı uzun denemesinde özellikle işlevselleştirdiği ve bu duruma açıklık getiren “trans” kavramıyla, gündelik hayatın gerçekliğine katkıda bulunan gelişme, ilerleme ve kendini koruma ilkelerinin, artık yok oluşun ve ölme halinin sürekliliğine dönüştüğünü örnekleriyle gösterir. Yaşam ve içindeki her şey bir tür “sanallıkla” sahiciliğini yitirmeye başlamış, alternatif bir gerçeklik olarak paralel yapılar ortaya çıkmaya başlamıştır.

Diben’in eserlerinde gösterdiği distopik şehir manzaraları ve katman katman kurguladığı yapılar da bu bağlamda bilgi toplumlarının tekrarlana tekrarlana içi boşalmış, yıpranmış değerler sistemi içinden insan bilincine dair olanaklı bir bakışı kurguluyor. Ne olduğumuz, yaşamdaki amaçlarımız, değerlerimiz ve geleceğimiz hakkında kültürel kodlarla adeta kirlenmiş bir çağ söz konusu. Bunu en küçük gündelik kullanımı olan nesneden tarih boyunca en büyük yaratımız olan şehirlere kadar her yerde okumak mümkün. Bir yanda CERN’de atomaltı kuantum dünyasının mikrokozmosundan diğer yanda galaksilere uzanan makrokosmosa dek bilincinin sınırlarını genişleten insan, bir yanda böylesi büyük ve köklü gelişmelere uyum sağlayamayan çağcıl figür olarak birey.

İşte sanatçının eserlerinde parça parça ait oldukları gerçeklikten estetik olarak göç ettirilen öğeler yeni fakat karmaşık bütünde anlam bulan böylesi bir manzaraya açılıyorlar. Meselesini anlattığı tuval yüzeyini tıka basa doldurduğunda sanki o belirgin sınırları da aşan daha büyük bir “puzzlea” bakıyor gibiyiz. İşlerde kendini gösteren teknik yetkinlik, detaylara verdiği önem, ekonomik renk kullanımı ve geometrik bir dil olarak ördüğü grift yapılardan kaynaklı. Spiraller, kareler, daire ve üçgenler, yoğun ve istifçi bir çizgisellik, pozitif-negatif dengesinin gözetildiği boşlukta salınıyorlar. Her biri bir aletten, bir araçtan, bir makine parçasından, binalardan devşirilerek yeni bir kompozisyonda ele alınmış bu yeni “şeyler” distopik şehir manzaralarını hatırlatıyor.

Diğer taraftan II. Dünya Savaşı sonrası “refah toplumu” ve “x kuşağı” bağlamlarını da aşarak şekillenen ve içinde yaşadığımız zamanı karakterleyen hız ve teknoloji çağı, kendi coğrafyamıza indirgendiğinde; tartışmalı “kentsel dönüşüm” çağrışımıyla yerel bir nitelik kazanır. Bunun merkezinde ise ranta endeksli ve hiçbir değer kaygısı taşımayan politikalar var. Güncel olarak şehirleri, doğayı ve hayatlarımızı kuşatan bu “inşa hali” Diben’in eserlerindeki hayali-distopik şehirlerin gerçek kaynağı.

Sakin ve belirli bir mesafeden açılan yaklaşımıyla Diben parçalanmış bir persfektiften görünümler sunuyor. Her şeyin işlevi ve dolayısıyla anlamını yitirdiği bu derin çizimlerde soğuk, keskin, kendini tekrar eden dinamik oluşumlar, gözün-bakışın tanımladığı yeni bir imge dünyasına açılıyor. Tuvalin dışına taşan tanıdık detaylarla dolu ve nesnel referansı olabilen her şey bildik nesnelerin dışında “imkansız” bir dil inşa ediyor.

Şimdi ve burada ise “bireysellik” söylemiyle yalnızlaşmış; artık ancak seyirci olabilen öznenin, gerçekliğin giderek yitirildiği, trans-ekonomi, trans-politika, trans-estetik gibi öğelerle kurulu bir kuşatma altında yaşadığını ve “sahici” olanı da yitirmeye başladığını görüyoruz.

Ufukta ne şekilleniyor henüz bilemiyoruz.

ALİ GAZİ

DERİN UYKUSUZLUK

12 Aralık 2017 – 4 Ocak 2018

Derin uykusuzluk mümkün müdür? Uykusuzluğun dibine düşmek gibi,  rahat ve çukur bir yatakta hep gözleri açık olmak gibi, bir servinin altında uzanıp gözlerini kapayıp yine de uyanık olmak gibi... Dahası da olabilecek , ruhlara zarar bir deyiş ‘derin uykusuzluk’. 

Sabahattin Ali’nin SERVİ adlı şiirinde servi: ‘rahat benim altımdadır’ diyor. Şimdiki halet-i ruhiyem ile  ebedi huzurun, ebedi uykunun,  yani rahatın servinin altında olduğunu anlıyorum. Ölünce bir güzel derince uyuyabileceğimi., hem de hep o servinin altında uyuyabileceğimi. Bu yoldan gidersem, hayatta olmanın ise derin bir uykusuzluğa denk geldiğini düşünüyorum.  Çoğu kez bir servi bile görmeden geçen günlerin derin uykusuzluğundan dem vuruyorum. Oradan oraya akan, yer değiştiren, yatağında gözleri açık uyumak zorunda kalanların uykusuzluğuna uykusuzluğumuza kadar vardırıyorum işi.  Yer değiştirmeyi hayatta olmak ile bağlantılandırıyorum.

Yattığın yerin sürekli değiştiği mekanlara uyanmaktır belki de derin uykusuzluk veya her gün kazma sesine uyanmak veya top tüfek sesiyle uyuyup top tüfek sesiyle uyanmak veya kuş seslerine uyanmak veya uyanıp kuş seslerini duyamamak. Derin uykusuzluk. Yer değiştirme  iktidar marifeti ile olduğunda, çoğunlukla müzmin yersizlik, müzmin sıfatsız ,ucuz iş gücü anlamına geliyor. Sınırları belirli her coğrafyanın sınırlarını kollamak için geliştirdiği stratejiler nerdeyse bu geçici olma halini sabit kılmak için uğraşıyor.

Mesela:  'Genel Müdürlüğümüz tarafından yürütülmekte olan ve ülkemizde sürdürülebilir bir göç politikası çerçevesinin oluşturulmasına destek olmayı amaçlayan .......Göç Politikalarının Geliştirilmesinin Desteklenmesi Projesi’nin açılış konferansı, 13-14 Eylül 2017 tarihlerinde ........gerçekleştirildi.’ Cümlesi ile karşılaşıyorum. Çabalarına şapka çıkarıyorum. Bu serginin başlığı ‘derin uykusuzluk’. Böyle bir başlığa karar verdikleri için bir an  sergi katılımcılarının uykusuz olduğu veya konunun derin olduğunu düşünüyorum. Uykusuzluk hali devam ediyor. ‘Açıkcası’ sözcüğü ile başlayıp sohbet ediyoruz Gökçe, Defne ve Staphane ile. Konumuz bir araya geliş ve bu sergiyi yapma nedenleri üzerine. Açıkcası sözcüğü, yerinde duramayış, geçicilik, üzerinde durmaya çalıştığımız kaygan zeminlere bir cevap gibi. Sıklıkla tekrar ediyoruz. Ayaklarımız yere sağlam bassın istiyoruz. Sohbet uçup gidiyor. 

Bir yere ait olmak bir kimliğe bir millete bir coğrafyaya ait olmak, dünya da bir yer sahibi olmak üzerine konuşurken olduğumuz şey olana kadar başımıza gelenlere kadar vardırıyoruz işi. Defne acıyı paylaşmaktan, gittiğin her bir yerde bir parçanı bırakmaktan söz ediyor. Diyor ki: ‘Yer değiştirmek zorunda kalanların nesneleri yanlarında değil di, hiçbir şeylerini alamadan gelmişlerdi. Sadece hatırladılar.’

Gökçe ‘Kırılmak’  diyor. ‘Kırılma anları hafızada yer ediyor. Sonrası ise uzun bir bekleyiş. Yersiz olmak, sabun gibi kaygan olmak, bir şeye tutunmayı beklemek, hep beklemek’ 

Defne, mekanı ortadan ikiye bölen, iki alan belirleyen, biri iki yapan bir çatlak fotoğrafı çekiyor.. O kırığın/çatlağın aynı mekanı iki mekan yapan ve birleştiren bir eşik olduğunu düşünüyorum. Kırık mıdır? Diyorum. Kırılgandır diyor Gökçe.  Stephan her seferinde olabildiğince hafif ve ön yargısız başlamak istiyor. Ne kadar çıplak o kadar iyi. Şimdi az sonra geçmiş olsa da, yaşadığı ile hesaplaşmasının o ana ve geleceğe dair olmasını tercih ediyor. Bir 

göçmen olarak yaşadığı yerin onun yeri olduğunu düşünüyor. Yer değiştirmeye karar vermek hakkına sahip olduğu için ayrıcalıklı olduğunu düşünüyorum. 

 

Bu sohbeti bir atölye-sergi mekanında gerçekleştiriyoruz. Mekanımız o an için cennetti diye bir cümle ekleyip dudaklarımın kenarına bir gülücük yerleştiriyorum.  Atölye mekanı üzerine taşıdığı işlerle bir hafıza mekanı olmaya aday. Atölye ya da sergi salonunun izleyicinin hafızasına yer etmesi veya hafızayı tetiklemesi, maddeleşmesi aşamaları birer birer gerçekleşiyor. Konuşmalarımız ile birlikte orada var olan sergi hafızamızda yerini alıyor. Kendi seçimlerimi sorgularken, ‘Her sergi seçimdir’ dediğimi hatırlıyorum. Sık sık geri döndüğüm bu cümleye Her seçim bir sergi değildir i ekliyorum.   Bir sergi olmak üzerine düşünüyorum. ‘Derin Uykusuz’ sergisi de bir seçim. Sergilenen işlerin taşınabileceği yer değiştirebileceği çok açık. Açıkcası bir sergi taşınabilir, göç edebilir. 

Sergileyerek seçimlerimizi göstermek hakkımız var, sergiyi taşıyabilme yer değiştirme hakkımız var. 

Bir günde tüm vatandaşlık haklarını kaybeden, sınırların çizdiği güvenli alanın dışına atılan, hayat boyu devletlerin belirlediği devletsiz ara bölgelerde yaşamaya zorunlu kılınanlarımız var. Buralarda yaşamanın ve bu dünyada yaşamanın bedeli derin uykusuzluk olsa gerek. Kalıcı olarak hiç bir yerde olmak, beklemek ve beklemek .

Servi ağacının altında olanlar için  hava hoş . 

Herkese derin uykular...

 

Gülçin Aksoy, Kasım 2017

 
RÜYANIN ÖTE YAKASI / KOZMOS

26 Ekim – 30 Kasım 2017

N. PINAR ÖZEN / ARZU OTO

 

KOZMOS

Arzu Oto “kozmos” başlığı altında topladığı son dönem işlerini ruhsal içeriklerden oluşmuş, bitki, organizma, melez canlılar ve hayvan imgelerinden meydana gelen bir çeşit mikro evren olarak tanımlar. Genişlemeyi ve büyümeyi hala sürdüren bu çeşitlilik resim ve heykel gibi farklı mediumları biraraya getirir. Çoğunluğu monokrom olan bu çalışmalarda kırılgan ama aynı zamanda brütal ve tehditkar formlar normatif düzenin karşısında duran bir

çeşitliliğe ve çoğulculuğa gönderme yapar. Normların işleyiş biçiminin sorgulandığı işlerde sanatçının kullandığı bütün imgeler fiziksel, cinsel ve zihinsel bir karmanın çok sesli bileşenleri gibi düşünülebilirler.

Sanatçı bu serisinde “şey”in ne olduğuyla değil neye karşı olduğuyla ilgilenir ve bir kimliksizleştirme arayışına girer. Sanatçının buradaki amacı queer bir yaklaşımla kenarda ve/veya dışarıda kalanı merkeze çağrımak ya da merkezi elegeçirmek değil, merkezi tamamen ortadan kaldırmaktır. Normların yeniden üretimine karşı çıkma, ezberlenmiş olanı bozma ve bir tür direnme olarak da okuyabileceğimiz bu çalışmalar izleyiciyi normalin baskıcı, dışlayıcı ve ötekileştirici gücünü etkisiz hale getirmeye davet ediyor.

RÜYANIN ÖTE YAKASI

“Her şey rüya görür. Şeklin, varlığın oyunları,maddenin rüya görmesidir.

Kayalar kendi rüyalarını görür ve yeryüzü değişir...”

Ursula K. Le Guin

 

Gerçeklik ve rüya arasında, belirli formların tekrarına dayalı sahneler kurgulayan ve işlerinde doğayı özsöz olarak tanımlayan N. Pınar Özen karanlık manzaralarıyla izleyici dış dünyadan bağımsız bir yere davet ediyor. Sanatçının fotoğraf hissi yaratan monokrom işleri bir yaşam alanı olarak değil, kayboluşta kavranan saf bir görünürlük olarak işlev görüyor. Puslu manzaranın arkasına gizlenmiş tekinsiz bir atmosferin içinde durulan ve dinginleşen resimler sonsuza uzanan bir gizeme dönüşüyor. Algıya değil anımsamaya dönük bu zamansız mekanlar izleyiciyi serinin başlığına taşıyor. Rüyalar aleminde gezip görebileceklerimiz aynı zamanda hakikatle de paralellik kuruyor.

 

*Rüyanın Öte Yakası, Ursula K. Le Guin'in 2011'de yayınlanan kitabının başlığıdır. ( Metis Yayınlcılık, İstanbul)

ŞİMDİKİ GELECEK

13 Temmuz – 13 Ağustos 2017

IMAD HABBAB & TAN CEMAL GENÇ

 

Çevre ve kentin, bireyler üzerindeki etkilerini tanımlayan "psikocoğrafya" kavramı, 1950’lerde ortaya çıkan Sitüasyonist Enternasyonal hareketin ileri sürdüğü bir kavramdır. Mekânların ve kentlerin bireye etkisi çeşitli araştırmaların, romanların ve yazıların konusu olsa da bunun psikocoğrafya adıyla, özel bir bilgi edinme pratiği olarak terimleştirilmesini Guy Debord sağlamıştır. Daniel Defoe, William Blake, Edgar Allan Poe, Charles Baudelarie gibi ünlü yazar ve şairlerin eserlerinde vücut bulan psikocoğrafyanın amacı, çevreye ilişkin duyarlılığı arttırmak, kent ile insan arasındaki ilişkilerin farkına vararak bu deneyimlerin bireysel anlatılarla yeniden kurulduğu çalışmalar üretmektir. Yeni psikocoğrafi yaklaşım ise, bakışı sokaklardan alıp, sokağın temsiline çevirmiştir. Sokağın temsili, kent ile kişi arasında kurulan ilişkinin ifşası niteliğindedir. 

“Şimdiki Gelecek” sergisi Imad Habbab ve Tan Cemal Genç'in kent üzerine okumalarından oluşan desen ve yağlıboya işlerinden oluşuyor.

 

Günümüzde doğa ile savaş halinde olan insanın yarattığı yıkım ve hafızanın silinişe dikkat çeken Suriye'li sanatçı Imad Habbab; Şam, Beyrut ve Türkiye'de ürettiği işlerinde kişisel ve toplumsal hafızanın tarih ve mekânla kurduğu ilişkiyi irdeliyor. Imad'ın resimlerinde şehir silüetlerinin insan portresine dönüştüğü görüntüler “tarihle yıkıntıların, yıkıntılarla hayatın, hayatla tarihin bu özel iç içe geçişi..”nin (Orhan Pamuk,İstanbul; Hatıralar ve Şehir) altını çiziyor. 

“Kenti parça parça söktükten sonra terkibini yeniden ayarlayarak parçaların konumunu ve duruşunu değiştirip başka türlü yeniden kurgulayan” (Italo Calvino, Görünmez Kentler) Tan Cemal Genç, ritmik ve tek çizgili işleriyle ütopik gelecekten sahneleri gözler önüne seriyor. Yeniden kurgulanan bu yabancı kentlerin politik, ekonomik, teknolojik ve toplumsal ağ ilişkilerinin öyküsünü bir itiraz niteliğinde deneyimlememizi sağlayan sanatçı, ilk bakışta kaotik gibi görünen mekanları çizgisinin sadeliğiyle yumuşatıyor. 

Habbab'ın işlerinde parçalarına ayrılan kent Genç'in işlerinde yeniden doğuyor. “Şimdiki Gelecek” sergisinde iki sanatçının geçmişten günümüze taşınan belleği, bu bellek ile bugün nasıl halleştiğimizi ve  şimdinin yorumuyla gelecekte nasıl şekilleneceğine dair öngörüleri izliyoruz.  

ARAMIZDA II

13 Haziran – 30 Haziran 2017

 

UNIQ GALLERY, 13-30 Haziran tarihleri arasında Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf ve Video Bölümü Mezuniyet Projesi Sergisi’ne ev sahipliği yapıyor.

Derdim ne benim? Bedenim? Geçmişim? Yalnızlığım? Temsiliyet? Önyargı? Bellek? Kimlik? Korkular? ve Yükler?.. ARAMIZDA II grup sergisi gençlerin bu sorularla en dolaysız ve en doğal halleriyle yüzleştikleri fotoğraf, video, film ve yerleştirme projelerinden oluşuyor. 13-30 Haziran tarihleri arasında UNIQ Gallery’de ziyaret edilebilecek sergi, Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf ve Video Bölümü Mezuniyet Projesi Sergisi. Balım İslamoğlu, Berrin

Seyirci, Çağla Gezener, Cem Deniz Arslan, Burcum Baygut, Derin Bağatur, Ege Muallaoğlu, Elif Kalkan, Elif Okay, Ozan Kaçmaz ve Rim Ben Abdennabi yapıtlarından oluşan seçkiyle oluşturulan sergi tüm sanatseverlere açık.

KİMİN (SANAT) TARİHİ?

6 Nisan – 7 Mayıs 2017

 

Küratör:

Raşit Mutlu, Ezgi Yıldız

Sanatçılar:

Can Akgümüş, Özgül Arslan, Nancy Atakan, Mehtap Baydu, Zeynep Beler, Fulya Çetin, Arzu Eş, Guerilla Girls, Sibel Kocakaya, Servet Koçyiğit, Gümüş Özdeş, Merve Üstünalp

'Kadına' Haddini Bildirmek (Nochlin 1999)

Postmodernizm tarihin sonuna gelindiğini ilan ettiğinde aslında mutlak bir sondan değil tarihin muzafferler tarıfından yazılmış süregelen doğrusal anlatısının sonundan bahsediyordu. Bugün tarihin öznel olduğunun farkındaysak eğer sanat tarihinin de bu üst anlatının bir parçası olmadığını düşünemeyiz.

Sanat tarihi anlamında üzerine yeniden düşünülmesi gereken milyonlarca konu olabilir. Bu sergi bağlamında ise bunlardan yalnızca biri olan kadınların kültür kurumlarındaki düşük temsil oranının daha geniş bir güç ilişkisi ağının sonucu olduğu tezi dolayısıyla da (sanat) tarihin tıpkı 'cinsiyet' gibi nedensiz bir kavram olduğu düşüncesi işlenmektedir.

Dahiler Miti

X. Kamuya; dahi, şaheser, pahabiçilemez, çığır açıcı, etkili, sağlam, sarsılmaz ve güçlü gibi kelimlerin yalnızca Beyaz Erkek Sanatçıların Piyasa Değerlerini arttırmak için kullanıldığını itiraf edeceksin.  Guerrilla Girls’ Code of Ethic for Art Museums

Görünen o ki tüm büyük (ve erkek) sanatçılar doğuştan edindikleri dahilik denen, tanımlanamayan bir şey ile kutsanmış. Başka bir deyişle sanatçıların başarıları yalnızca kişisel biriciklikleriyle açıklanabilen bir fenomen.

H.S. Becker'a göre ise '(ş)öhret teorisi der ki şöhret iş üzerinden tanımlanır. Oysa gerçekte bir sanatçının, işin ve geri kalan her şeyin şöhreti sanat dünyasının kolektif hareketinin sonucudur.' (Becker 1982). Eğer durum böyleyse, sanat tarihinde adı olmayan kadın sanatçıları nasıl açıklamalıyız? Kadınlar gerçekten 'büyük' olmayacak kadar kabiliyetsiz mi yoksa bu da baskının bir başka formu mu?

Becker'in perspektifi dikkate alındığında, büyüklüğün ya da dahiliğin bir sanatçının başarısını açıklamak için yeterli olmadığı ortada. Peki ne oldu da bu tamamen nedensiz kavramlar (sanat) tarihi, nasıl anlaşıdığını ve okunduğunu derinlemesine etkiledi? Belki de sanat tarihini kadınsız yazmak 'doğal' olandı ve tarihçiler büyüklük ve dahilik miti altında, sanatın ve diğer her şeyin içinde bulunduğu güç ilişkilerine dokunmadan içi boş kelimelerin arkasına saklandı...  Foucault'nun işaret ettiği üzere 'güç ancak kendi varlılğının önemli bir kısmını saklayabildiği sürece katlanılabilirdir. Başarısı kendi mekanizmalarını saklayabilme yetisine paraleldir.' (Foucault 2012)

Tartışmanın devamı Linda Nochlin'in 'Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?' makalesinin parçalarında aranabilir.

Nochlin'in sorusuna cevap ne tarih boyunca unutulmuş kadın sanatçıları bulup onları sanat tarihi kanonuna sokmaya çalışmakta ne de 'büyüklük' için yeni ve ayrı bir tanım bulmakta. Nitekim günün sonunda her iki yaklaşım da var olanın yıkılmasını değil yeniden onaylanmasını sağlayacaktır.

Kimin (Sanat) Tarihi?

Öncelikli olarak 'Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?' sorusunun kim tarafından ve hangi şartlar altında sorulduğunu tespit etmek yerinde olacaktır. 

Her ne kadar sanat tarihi beyaz, Batılı erkek tarafından yazılmış olsa da 'ortaya konan düşünceler, gücü (kalemi) kullananlar ve güce maruz kalanlar tarafından eşit şekilde paylaşıldığı sürece' (Nochlin 1994b) başarılıdır. Bu da güç ilişkilierinin normalleştirilmesine, baskılananın daima pasif kalmasına ön ayak olan yapıları ortaya çıkrarır çünkü bildiğimiz, öğretildiğimiz tek doğru budur. Ortada kalan ise kusursuz bir cinayet; suçlu yok, mağdur yok ve en nihayetinde suç da yok.

Sorun aslında 'kadının sanat tarihi içindeki tartışmalı yeri' değil tarih yazımında 'ona karşı takınılan tavırdır'. Bu yaklaşım ise sanat tarihi yazımının seçici (dışlayıcı) tavır ve dil sorunlarının yeni ve eliştirel bir bakış ile okunmaya başlamak için ideal bir alan oluşturmakta. Sonuçta tarihi (yeniden) okumak, en az onu yazmak kadar güçlü bir strateji.

Kimin Müzesi/Galerisi?

Müzeler ( ya da kültürel enstitüler) bir çokları tarafından 'toplumların kendini temsil biçimi' (Dubin 2006) ya da 'disiplin aygıtı' (Bennett 1996)  olarak görülmüştür. Özünde ise ikisi arasında büyük farklardan söz etmek zor.

Bu bağlamda müzeler hiç 'büyük' kadın sanatçı barındırmayan tarihin hem nedeni hem de sonucudur. Bunun yanında kültürel kurumların sanılanın aksine herkese ait olmadığı ya da toplumu yansıtmadığı gerçeğini görmek, 1985 yılında kurulan  Guerrilla Girls gibi kültür kurumlarındaki cinsiyetçilik ve ırkçılığa karşı bir çok grubun bir araya gelişini hızlandırdı.

Müzelerin yönetimsel yapısındaki cinsiyet farkı, kadınların temsili ve stereotipik imgelere göndermeler yaparak  Guerrilla Girls bir anlamda düzeni aksatmayı ve rahatsız etmeyi başardı. Bunu yaparken ise ne keşfedilmemiş bir sanatçıyı yeniden yüceltmeyi ne de kavramları esnetip düzene hoş görünmeye çalıştı. Tüm bunlardan daha temel bir şeyi kültürün altyapısını, ideolojik ve sanat tarihsel yapısını hedefledi. Talepleri var olan ataerkil söylemde bir yer talep etmek değil tam da o düzeni yıkmaktı.

Grubun aktivist ve ironik yaklaşımı (ör. Advantages of Being Female Artist) Baudrillard'cı bir deyimle; 'gerçekliği aşırı uçlara kadar iterek sistemin kendi ağırlığı altında ezilmesine neden olacak' (Baudrillard 2001) bir taktik. Belki de günümüz dünyasında izlenebilecek en etkin yöntem ve 'Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?' sorusuna tek cevap. 

Raşit Mutlu

Baudrillard, J., 2001. Jean Baudrillard - The Spirit of Terrorism. The European Graduate School. Available at: http://www.egs.edu/faculty/jean-baudrillard/articles/the-spirit-of-terrorism/ [Accessed February 18, 2015].

Bennett, T., 1996. The Exhibitionary Complex. In Bruce W. Ferguson, ed. Thinking about Exhibitions. Routledge.

Dubin, S., 2006. Incivilities in Civil(-ized) Places: “Culture wars” in comparative perspective’. In S. Macdonald, ed. Companion to Museum Studies. Blackwell Publishers, pp. 477–493.

Foucault, M., 2012. The History of Sexuality: An Introduction, New York: Knopf Doubleday Publishing Group.

Nochlin, L., 1999. Representing Women, London: Thames & Hudson.

Nochlin, L., 1994a. Why There Have Been No Great Women Artists? In Women, Art and Power and Other Essays. London: Thames & Hudson, pp. 145–178.

Nochlin, L., 1994b. Women, Art and Power. In Women, Art and Power and Other Essays. London: Thames & Hudson, pp. 1–36.

ÇAĞRI COŞKUN

Heartbreak Hotel

24 Ocak – 26 Şubat 2017

 

Çağrı Coşkun, Uniq Gallery’de açılacak ilk solo sergisini, kişisel hikayesinden yola çıkarak hazırladı. 2001 yılından bu yana, dijital çizgi roman için seriler üreten Coşkun, bu zahmetli çabanın yorgunluğu üzerindeyken resim yapmaya karar verdi. Bu yapılanmanın içinde geçirdiği uzun yıllardan sonra mesleki rutinini kırmak bağımsızlaşmak ve üretmek için yeniden yola çıktı. "Mimarlık yaptığım yıllarda Türkiye’nin değişik yerlerindeki pek çok otelde kaldım. Hep yalnız başımaydım, tanımadığım, bilmediğim küçük odalarda, hiçbir bağım  olmayan eşyalarla…’’

 

Kişisel tarihinin yalnız bir dönemini resmettiği serinin mekânı olarak oteli seçiyor. Geçici olarak bir yerde olma durumunu arka planına taşıyan sanatçının, yalnızlık ve kahramanlık arasında bir yerde dışavurumunun izlerini görüyoruz.

 

Çizgi romanın kurgusal özelliklerine yıllarca emek veren Coşkun, resme geçişinde de bu pratiğin izlerini sürdürmüş. Yapıtlarında kare bazlı anlatım formunu izlemek mümkün. Deneyimli çizim dilini ön plana çıkararak oluşturduğu seride tek tek duygularını okuyucuya yansıtmak yerine dilediği biçimde kendi sürecine odaklanmak, dilediği malzemeyle ilişkilenmek ve özgürleşmek fikriyle serisini oluşturdu.

 

Serideki resimler ufak ayrıntılar aracılığıyla sanatçının iç dünyasına da bir bakış niteliği taşıyor. Coşkun her ne kadar umudunu yitirdiği anları, soğuk ve kasvetli estetiği resmetmeyi tercih etse de hikayesi bir o kadar da insana dair ve içten: ‘...Bocaladım elbette ve kendimi bulmam vakit aldı. Bu yalnızlıkta en çok sanata sarıldım. Nereye, neye, ne için ait olduğumu bilemediğim bu yalnız dönemde hayatımı kısa bir iş seyahatindeki otel odasıyla aranızda gelişen iki yönlü ilişkiyebenzettim ve çalışmalarımı da bu doğrultuda hissetmeye ve şekillendirmeye çalıştım. Otel odasında girişten tekrar eve dönene kadar olan süreçteki üç farklı ana yoğunlaşmak istedim: Check-in, Stay ve Check-out "

 
NİLHAN SESALAN’IN ATÖLYESİ

6 Ekim – 6 Kasım 2016

Dünyada pek çok koleksiyon, park ve müzede eserleri bulunan Nilhan Sesalan’ın atölye mekânı, bir yapıt olarak Uniq Galeri’de izleyiciyle buluşuyor.

 

Bugüne dek sadece Nilhan Sesalan’ın yakın dostlarının gördüğü atölye, ilk kez izleyiciye açılıyor. “Atölye” sergisinde, deneysel bir yaklaşım uygulandı, galeride atölyenin bir replikasını oluşturmak yerine, atölyenin elemanları, bir sanat yapıtı olarak yeniden yerleştirildi.

 

Sesalan, bu serginin kendisi için anlamını şöyle açıklıyor:

“Atölyenin galeri ortamına taşınması, onu bir izleğe dönüştürüyor ve bir yabancılaşma yaratıyor. Beni bu yabancılaşma, gelecek sorular ve aranacak yanıtlar heyecanlandırıyor.”

 

Sergi izleyicileri, heykeltıraşın hangi aletleri kullandığını, yapıtlarını hangi referanslardan yararlanarak ürettiğini görme imkanı bulacak. Sergi, sanata dair birçok detayın yanı sıra, “Taş yontan bir heykeltıraşın çantası ne kadar ağırdır?” gibi somut sorulara da yanıt veriyor.

 

Ayrıca sergide, daha dikkatli gözler için, 25 yıldır bu coğrafyada yapıt üreten Nilhan Sesalan’la ilgili sayısız detay gizli. Yapıtlar arasındaki bağlantıyı sağlayan ortam, kitaplar, aletler, atölyedeki her bir öğe, bir araya gelince bir bütün oluşturuyor, sanatçıya dair bir his yaratıyor. Atölye galeride bir yerleştirme haline gelince, bu hissi içinde bulunduran bir yapıta dönüşüyor.

 

Sesalan, kafasındaki fikri gerçekleştirirken taştan ahşaba, polyesterden metale her çeşit malzemeyi ustalıkla kullanan bir heykeltıraş. Farklı dönemlerde farklı malzemelerle üretilmiş olsalar da yapıtları arasında organik bir bağ var. “Atölye” sergisi, izleyiciyi, sanatçının yapıtları arasındaki bağı keşfetmeye çağırıyor; çok geniş bir zamana yayılmış parçaları birleştiriyor ve farklı dönemlerden referansları “kendiliğinden” bir araya topluyor.

HERBERT MEHLER

Mayıs - Ağustos 2016

 

Yaratım sürecinde sanat ve sanatçı geçmişten günümüze her dönemde doğadan beslenmiştir. Sanatçı, bireysel duygu ve sezgi birikimlerinin yansımasıyla somut gerçekliğin bir ifadesi olarak bireysel anlamda doğaya bir anlam yüklemiştir.

 

Alman sanatçı Herbert Mehler üretiminde organik, meyve ve tohum gibi doğal maddelerden ilham alıyor. Sanatçının doğa referanslı heykelleri -silindirik gövde, daireler, küreler ve spiraller- korten çeliği ile şekilleniyor. Yapıtlarının formu,teması,boyutları,kullandığı malzemede yalınlığın ve dinginliğin ön planda olduğu hissediliyor.  

 

Sanatçının el emeğiyle çeliğe işlediği bu kıvrımlar organik ve yapısal formları iç içe geçiriyor. Kıvrımlar heykelin paslı patikalarını mimari bir forma dönüştürürken,akışkan şekiller malzemenin hantallığını kırıyor.

 

Sanatçının eserlerini bu kadar büyüleyici kılanda doğal ve insan eli değmiş görüntüsündeki bu kararsızlık. Yapıtların esinlendiği mikro formlar tek bir malzemeyle şekilleniyor ve yunan kolonları görkemiyle izleyiciyle buluşuyor.

 
EMEL KURHAN
Yeni Bir Dünya
21 Nisan - 22 Mayıs 2016

Yeni Bir Dünya, insanların türlü istismar, bencillik ve çıkarcılıklarının neticesinde, dünyaya layık olmadıklarının kanıtlandığı yakın bir gelecekte geçen bir hikayenin ipuçlarını önümüze seriyor.

 

Kazanma hırsı ve gündelik tutkuları yüzünden dünyayı gittikçe yaşanmaz hale getiren insan ırkı, nihayet vahşi doğanın ezeli sakinlerinin sabrını taşırıyor ve evrenin gizli köşelerine saklanmış soğukkanlı kurtlar, ağırbaşlı ayıcıklar, narin kuşlar ve oyunbaz tavşanlar, dünyayı insanlardan kurtarmaya girişiyor.

 

İnsanların tüketme şehvetlerinden kaçıp galaksinin kuytularında yaşama tutunan canlılar, neyseki gezegenimizden geri kalana sahip çıkıyor. Kurhan’ın nakış ve akriliği bir araya getiren ifade tekniği, bu masalsı gelecek anlatısını kendisine has fantastik ve naif bir dille sunuyor. Yeni Bir Dünya, aynı zamandaKurhan’ın Öktem&Aykut ile üçüncü işbirliği; Öktem&Aykut’un Uniq Galeri’de gerçekleştirdiği sergilerin ikincisi olacak.

 
YÜREKTEN TAŞANLAR

11 Şubat - 13 Mart 2016

Aşkın dengesizliğinde kangren olmuş düğümlerimizi çözmekle uğraşırken asıl arayışın, dengesine hayranlık duyduğumuz koşulsuz sevgi olduğunu unutuyoruz. Aslında hatırlıyoruz fakat yalpalatan heyecanlı hallere ısrarla çekiliyoruz.

 

‘Yürekten Taşanlar’ sergisi, sanatçıların bugüne taşımakla yükümlü kaldıkları bu taşkın ve yalın halleşme biçimlerini izleği olarak karşımıza çıkıyor. Heyecanıyla yorgun düştüğümüz sonra arınıp yeniden dengelemeyi denediğimiz hallere güncel ve nostaljik bir bakış açısı bu karşılaşma.

 

‘Yürekten Taşanlar’ sergisi, 8. Uluslararası 360 Dereceden Aşk Festivali kapsamında izleyicisiyle buluşmaktadır.

 

Sanatçılar:

 

Ayşecan Kurtay, Ayşegül Sağbaş, Beyza Boynudelik, Didem Ünlü, Füruzan Şimşek, Güler Çağlar, 

Mansur Tansu Gülaydın, Nur Gürel, Rüya Akdur, Yenal Bökeer.

 
SİNAN LOGIE
Bilinçdışı Manzaralar
13 Kasım - 13 Aralık 2015

‘Bilinçdışı Manzaralar’, Logie’nin geçtiğimiz sene Öktem & Aykut’ta gerçekleştirdiği ilk sergisi ‘Kaosun Doğası’nın devamı niteliğinde bir sergi. Kaosun Doğası’nda daha çok desenleri görülen Logie’nin, ‘Bilinçdışı Manzaralar’da tuval üzerine eserleri izlenecek. Bu sergi aynı zamanda, Öktem & Aykut ile Uniq Gallery’nin bir seri olarak gerçekleştireceği işbirliğinin ilk halkası.

 

Brüksel Victor Horta Yüksek Mimarlık Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra Belçika ve Türkiye’de çeşitli mimari ve kentsel tasarım projeleri yürüten ve halen akademisyenlik yapan Logie, aynı zamanda küçük yaştan beri kaykayla ilgileniyor. Logie, Brüksel’deki Ursulines meydanını bir kaykay parkuru içerecek şekilde yeniden düzenlediği projesi ile Brüksel Şehir Plancıları Odası tarafından 2007 yılında “Régle d’or de l’Urbanisme” ödülüne layık görüldü.

 

Logie’nin soyut eserleri, onun hem mimari disiplininden, hem de kaykay deneyiminden izler taşıyor. Sergide yer alan kağıt ve tuval üzerine eserlerinde, şehri içeriden gören hareketli kent manzarası soyutlamaları yer alıyor. Logie’nin Fluid Structures (Akışkan Yapılar) üstbaşlığını verdiği eserleri; uzam, beden ve zihin arasındaki ilişkiyi, sanat aracılığıyla tartıştığı bir soyutlama serisi. Bu jestik soyutlamalarıyla Logie, Soyut Sanat ve Soyut Dışavurumculuğu güncel bir dille bir araya getirmiş oluyor. Hem Konstrüktivist elemanların, hem Soyut Dışavurumculuğun öncülü Romantik peyzaj soyutlamalarının, hem de Hareket Resmine mahsus resimselliğin, bugünün geç Modernist global büyük kentlerinin çok boyutluluğu ve dinamizmini ifade eder şekilde bir araya geldiği eserler, tamamen özgün bir görsellik arz ediyor.

 

Logie’nin fırçasında; net, sabit ve kütleli olan; hareketli, geçici ve uçucu olanlarla dengeleniyor ve 21. yüzyıla mahsus melezleşmenin sevecen bir analizine dönüşüyor. Öktem & Aykut’ta gerçekleşen ‘Kaosun Doğası’ sergisinin ardından, ‘Bilinçdışı Manzaralar’da Logie, sanatını daha büyük ölçekte sınayacak.

 
RÜYA AKDUR
LAS MUÑECAS

22 Ekim - 5 Kasım 2015

’Türkiye’de ve dünyada açtığı resim ve heykel sergileriyle dikkat çeken Rüya Akdur’un 13 adet reçine, doğal sünger ve akrilik kullanarak ürettiği heykellerini içeren ‘LAS MUÑECAS’ sergisi 22 Ekim – 5 Kasım tarihleri arasında Uniq Gallery’de görülebilir.

 

Rüya Akdur, heykellerinin bir düşünceye bağlı olarak değil her zaman içinden geldiği gibi ortaya çıktığını belirten sanatçı bu sergide bulunan eserlerinin de kendi yaşanmışlığından ve yakın çevresinden esinlenerek oluştuğunu dile getiriyor. Onları ‘Bebeklerim’ diye adlandırıyor.

 
AYŞEGÜL SAĞBAŞ
Elma Dersem Çık
25 Haziran - 26 Temmuz 2015

Fadu'nun Yaşam Döngüsü

Isırılmış bir elmadan arda kalan çekirdek gibi, içimizde tanıdığımız yaşam tohumu...

Biten bir çocukluğun ardından gelen gençlik ve kadınlık. Fadu'nun yaratım süreci kapsayacak yeni yaşamlar buluyor. Bir bitiş ve bir başlangıç oyunu. Ayşegül Sağbaş, Fadu ile içimizde saklı renklerin hazinesine doğru bir yolculuk sunuyor bizlere.

Fadu; Özgürleşen, sanki kabuğundan çıkmayı bekleyen öteki yanımız. Fadu kendini yeniden yaratıyor. Bize oyunda olup olmadığımızı soruyor. "Elma dersem çık!" diyor.

 

Ayşegül Sağbaş, nesnelerin büyülü dünyasına davet ediyor bizleri. Naif bir oyunun içindeki ergen ruhlarız. Aslında hiç olmadığmız kadar çocuğuz. Belki de içimizde gizli kalmış bir evren var...

 
ÇİZGİ VE ÖTESİ

Nisan - Haziran 2015

Çizgi, noktanın aralıksız hareketinden doğar. Nokta bir doğrultuda hareket edebildiği gibi farklı doğrultulardaki haraketi de takip edebilir. Çizgi, biçimine göre sağlamlık, süreklilik, yerleşme, yer edinme, hareketsizlik, bitkinlik, cansızlık ve korkuyu ifade edebildiği gibi hareket, kıpırdanma, kaynaşma, neşe ve taşkınlık gibi tam tersi duyguları da ifade eder.

 

Çizgi ve Ötesi sergisi ile sanatçıların duygu durumlarını farklı çizgi biçimleriyle ifade edişlerine tanıklık ediyoruz. Karma seçkide Seçil Erel, Nazlı Eda Noyan, Ebru Uygun ve Hanefi Yeter’in yapıtlarındaki soyuttan somuta ulaşan ifade biçimleri izleyiciyle buluşuyor.